Ufo Ve Dünya Dışı Yaşam Arayışları



Giriş

Dünya, milyarlarca yıldızın ve trilyonlarca gezegenin bulunduğu bir galakside bildiğimiz anlamda yaşamı barındıran tek gezegen,
Merhaba ben Turkonaut nasılsınız, bu karantina günlerinde evlerinizde sıkılmamanız adına size ufak bir hediye olarak bu videoyu hazırladım. Araştırmada emeği geçen her kardeşimize teşekkür ediyorum.
Bu içerikte sizlere UFO ve onun türevleri ile alakalı tüm kavramları ve düşünceleri bilimsel gerçekler ışığında özetlemeye çalışacağım, özetlemek diyoruz çünkü çok geniş bir konu günümüz modern anlayışın yanında tarihi birikimi de hesaba katmamız gerekiyor o yüzden özetlemek tabiri daha açıklayıcı olur diye düşünüyorum. Ardından dünya dışı yaşam arayışlarında kuramsal ve pratiksel anlamda şimdiye dek yapılmış çalışmaları sunacağız.

Ufo ve Türevleri

Öncelikle UFO araştırmalarını incelemeden önce şimdi sıralayacağımız terimleri bilmemiz gerekmektedir,
U.F.O.: Unidentified Flying Objects, Kimliği belirlenememiş uçan cisimler.
U.S.O.: Unidentified Float Objects: Kimliği belirlenememiş yüzen cisimler
U.R.O.: Unidentified Roam Objects: Kimliği belirlenememiş gezen cisimler.
U.E.O.: Unidentified Earthline Objects: Kimliği belirlenememiş dünyada yaşayan cisimler.
U.M.O.: Unidentified Maricilous Objects: Kimliği belirlenememiş denizde yaşayan cisimler.
U.T.O.: Unidentified Terrestrial Objects: Kimliği belirlenememiş karada yaşayan cisimler
U.A.O.: Unidentified Aquatic Objects: Kimliği belirlenememiş suda yaşayan cisimler.
Şeklinde tanımlanmaktadır.
Bu terimleri devletlerin resmî kurumları ve siviller açısından olmak üzere genelde iki farklı açıdan ele almaktayız. Devletlerin UFO hakkındaki araştırmaları genelde diğer devletlerle askeri ve siyasi ilişkilere dayanır. Sivil anlamda ise dünya dışı yaşam arayışları ve dünya içerisinde bulunan varlıkların olasılığı şeklinde algılanır.
  İnsanlık tarihi nerede başladı tam kesin bir şekilde bilemiyoruz, ama bildiğimiz bir şey var ki gökyüzüne baktığımız ilk günden bu yana hep uzayı ve orada var olan şeyleri merak ettik, mitolojilerimize dinlerimize ve hayatımıza işledik. Bir gün oraya ulaşma umuduyla.
İddialara göre ilk UFO vakasına dair veriler tarih öncesi çağlarda Fransa’da yer alan Altamira mağarası ve  Pech Merle Mağarasında duvar çizimlerinde görülmüştür, milattan önce 1450 antik mısır devleti Tutmosis devrinde kendisini betimleyen hiyerogliflerde güneşten parlak 5 metre çapındaki ateşten halkaların birkaç gün boyunca gözlemlenip ardından hızlı bir şekilde gökyüzünde kayboldukları kaydedilir. Romalı yazar Julius Obsequens milattan önce 99 yılında İtalya’nın Tarquinia Şehrinde akşam vaktinin girdiği sırada küre gibi bir yuvarlak nesne gökyüzünde batıdan doğuya hareket etti" şeklinde yazmıştır. Milattan sonra 1235 yılında Japonya’da Komutan Yoritsume ve Askerleri Kyoto yakınlarında Hareketli, tanımlanamayan "ışık küreleri" gözlemlediler. Yardımcıları rüzgârın sarstığı yıldızlar olduğu şeklinde yorumladılar
Hans Glaser tarafından 1566 yılında tahta üzerine işlenmiş gravürde Silindir şekilli büyük objelerden küre ve daire biçimli küçük nesnelerin çıktığı gözlemlenmiş ancak o dönemde mucizeler, melekler ve gelecek hakkında haber veren işaretler olarak yorumlanmıştı.
Ancak arkeologlar antik çağlarda saymış olduğumuz bu şekillerin farklı bir amaç güttüklerini iddia etmektedirler.

UFO ile ilgili vakalar

Ancak modern UFO görüntülerine dair ilk fotoğrafa 19. Yüzyılın son çeyreğinde Amerika’nın New Hampshire eyaletinde rastlamaktayız öyle ki bu olaylar 1940 yıllarına kadar rapor edilmişti.
Ancak UFO araştırmacılarına göre ilk modern raporlu gözlem 1868’de güney Amerika ülkesi Şilinin Copiapó şehrinde gerçekleşmiş.
17 Kasım 1882’de Greenwich İngiliz kraliyet rasathanesinde astronom Edward Walter Maunder, raporlarında daire veya elips şeklinde cisimlere rastladığını belirtmişse de o dönemlerde yeni icat edilen zeplinler olduğunu kabul etmiştir. Ancak yine de o yıllarda Avrupa’daki birçok astronom bu cisimleri gördüğünü söylemektedir.
1904 yıllarına geldiğimizde ABD donanmasında görevli bazı subaylar San Francisco eyaletinin 500 kilometre batısında bir UFO gözleminde bulunduklarını kaydeder. Gözlemi yapan üç kişiden biri olan Frank Schofield gözlemledikleri 3 cismin daire, oval görünümünde kırmızı renkte ve kademeli şekilde uçtuklarını bildirmiştir.  
Schofield ’in İfadesine göre, UFO'lar bulut tabakasının altından kendilerine yaklaşmışlar, iki üç dakika sonra yön değiştirip, bulutların üzerine çıkmışlardı. En büyüğü gökte göz kararı 6 güneş büyüklüğünde bir yer kaplıyormuş.
1917 yılının Ekim ayında Portekiz’in Fatima kentinde on binlerce kişi gökyüzünde beliren UFO’yu gözlemlemiş ve bu vakaya da Fatima olayı denilmiştir.
UFO meraklıları ve gözlemcilerinin araştırma raporlarının en çarpıcı belgeleri 1939 ve 40lı yıllarda ikinci dünya savaşında ortaya çıkmıştır. Bu yıllarda hem mihver hem de müttefik devletlerin UFO olaylarına şahit olmaktayız.
25 Şubat 1942 Los Angeles üzerinde kimliği belirlenemeyen bir hava aracı saptanmış ve ABD’ye ait uçaksavarlar tarafından ateş altında tutulmuşsa da 20 dakika kayıtsızca havada kalmış. Sonradan bu olay Los Angeles Savaşı olarak adlandırılmıştır.
 Fakat bu gök cisminin akıbeti meçhul.
1946'da gerek İskandinav ülkeleri gerek Fransa, Portekiz, İtalya ve Yunanistan'da 2.000 küsur kimliği belirlenememiş hava aracı gözlem raporları hazırlanmış sonradan almanlar tarafından ele geçirilen Rus füzeleri olarak açıklanmış zamanla İsveç askerî kuvvetleri radarlarla saptanan iki yüzden fazla UFO vakasında sözü edilen nesnelerin "gerçek fiziksel nesneler" olduklarını açıklamıştır. Bunun yanında, bu vakaların belirli bir kısmı da meteor gibi doğal olayların hatalı teşhisine bağlanmaktadır.
Burada bir parantez açmam gerekiyor, o dönemlerde radar sistemi yeni icat edilmiş olmakla birlikte sadece İngiltere ve müttefiklerinde mevcut.
UFO araştırmacılarının fikirlerinin 3 farklı görüşe ayrılmasına neden olan en büyük olaylardan biri de bu dönemlerde Alman – UFO meselesidir.
Birinci görüşe göre Aldaberan yıldız sisteminden gelen uzaylılar Almanlara bazı teknolojileri öğretmişler, ya da kazara Almanlar bu teknolojiyi ele geçirmişler.
İkinci görüşe göre ise Almanlar dünyanın bazı bölgelerinde örneğin ağrı dağında kimliği belirlenememiş nesneleri keşfedip ters mühendislik yöntemiyle seri üretime geçirmeyi başarmış ve 20 adet üretmişler, uzayın ve dünyanın çeşitli bölgelerine yolculuk yapmışlar. Savaşı kaybedeceğini anladıklarında ise bu teknolojinin düşmanlarının eline geçmesini engellemek için yaptıkları UFO’ları yok etmişler.
Üçüncü görüşe göre Almanlar ARGE çalışmasının bir parçası olarak daire şeklinde bu günkü droneların çalışma prensibine benzer biçimde uçan daireler üretmişlerdir. Altta bulunan itki roketleri ve yanda bulunan yönlendirici pervaneler sayesinde bu araçları uçurmak istemişlerdir. Sonraki yıllarda Amerikalılar da bu şekilde kanatsız daire şeklinde uçaklar yapmaya çalışmışlardı ancak yeterli teknoloji olmadığından dolayı pek kullanışlı olmamışlar ki seri üretime de geçilmedi.
Bilgisayar teknolojisinin gelişmesi ile bu tarz uçakların 1980 sonrası Amerika tarafından bir nebze de olsun yapıldığı görülmektedir. B2 savaş uçakları örnek olarak gösterilebilir.
İkinci dünya savaşının ardından UFO meselesi dünya çapında popülerleşmeye başlamıştır. Bu dönemlerde radyo ve gazeteciliğin büyük bir etkisi kuşkusuzdur.
Ufo merakı Amerikalı iş adamının 24 Haziran 1947'deki tanıklığından sonra kamuoyuna yansıdı. Kenneth Arnold UFO'ları Washington eyaletinde, Mont Rainier yakınlarında özel uçağıyla seyretmekteyken gözlemlediğini ifade eder.
İfadesine göre, ters çevrili fincan tabağı benzeri hareket eden, hilal şeklinde parlak 9 adet nesne görmüş. Mont Rainier'dan Mont Adams'a doğru birbirine kenetlenmiş gibi saatte tahmini 1800 kilometre hızla uçan bu nesneler 12-15 metre arasındaymış.
Aynı yılın temmuz ayında United Airlines bünyesinde çalışan bir uçuş ekibi tarafından bir UFO olayı daha dikkat çekmektedir.
Ekip, 4 Temmuz akşamı Idaho üzerinde daire şeklinde 9 nesnenin uçaklarına eşlik ettiklerini beyan etmişti. Bu tanıklık medyada daha büyük yankı oldu ve Arnold'unkinden daha inanılır, güvenilir bulunmuştu. Devam eden günlerde gazetelerin çoğu uçan daire olaylarını baş sayfada yayımlamaya başlamışlardı.
4 Temmuz 1947'de tüm dünyada büyük yankı uyandırmış ve halen konuşulan Roswell Olayı vuku bulmuştu. O gün Roswell yakınlarında yer alan bir çiftliğin sahibi Mac Brazel ve komşuları yerde bir enkaz olduğunu fark etmiş ve Mac Brazel bunu en yakın askerî karakola haber vermişti. İddialara Roswell Hava üssünden genç bir subay olan Walter Haut o zaman basınla ilk röportajı gerçekleştirerek ordunun Roswell'deki bir çiftlik yakınlarında uçan daire enkazı ele geçirdiğini açıklamıştı. Roswell Olayına dair ilk açıklama ertesi gün üssün sorumlu komutanı olan, 8. Hava Kuvvetleri Komutanı General Roger Ramey, genç subayın açıklamasını düzeltici bir açıklama yayımladı ve uçan daire zannedilen cismin yalnızca bir meteoroloji balonu olduğunu belirtmişti. Olay yaklaşık 30 yıl unutulmuş şekilde rafa kaldırılmış ancak Ramey’ in amiri ve Forth Worth Üssü Kurmay Başkanı 1991'de, üsse aktarılan enkaz parçalarının gizlenerek onun yerine meteoroloji balonu parçalarının gösterilmiş olduğunu itiraf etmiştir. Bu gelişmelerin ardından ABD kongresi tarafından açılan soruşturma neticesinde Eylül 1994 yılında hazırlanan raporda kurmay başkanının itiraflarını doğrulayacak biçimde kararlar yer almaktaydı.
1997’de yayımlanan ikinci raporda ise uzaylılara ait cesetlerin görüntüleri kaydedilmiştir. Öyle ki bu raporda ölüm ve yaralanmalara dair askeri kazalar da belirtilmişse de sıkı bir çalışma neticesinde elle tutulur bir delile rastlayamamaktayız çünkü belgelerin kim tarafından ne şekilde yok edildiği bilinmiyor.
Diğer bir ifadeye göre Roswell olayı aslında Amerikan ordusunun bir uçak denemesi projesidir.
Roswell olayı sinema sektörüne de yansıyarak birçok belgesel ve filmin yapılmasına zemin hazırlamıştır.
UFO ile ilgili edebi kavramlara ilk olarak H.G. Wells’in Dünyalar Savaşı adlı kitabında rastlamaktayız.
1950'li yıllardan itibaren UFO meselesiyle ilgili, "temas grupları" adı da verilen mistik tarikatların ortaya çıktığı görülmekte. Bu tür gruplar genellikle göksel varlıklarla ya da uzaylılarla doğrudan ya da dolaylı bir şekilde temas halinde olduğunu iddia eden bir gurup veya bir lider çevresine toplanmış topluluktan oluşmaktadır. Bu tür liderlerin en eskilerinden biri, nükleer silahların artışı tehlikesi karşısında Dünya insanlığını uyarmak isteyen bir Venüslüyle direkt bir şekilde temasta bulunduğunu iddia eden Georges Adamski’ Dir. Adamski büyük ölçüde gözden düşmüş ve saygınlığını yitirmiş olmakla beraber, Adamski Vakfı adıyla kurulan bir kurum yazılarını yayımlamıştır. İngiliz Mistik George King tarafından 1955-1956'da Londra'da kurulan Aetherius Topluluğu, Ernest ve Ruth Norman tarafından 1954'de kurulan Unarius Vakfı bu tür oluşumların öncülerine örnek verilebilir. 1970lerde yeni çağ akımı ile birlikte UFO kavramına daha geniş bir açıdan bakılmıştır. Örneğin siyah giyen adamlar, yeşil uzaylılar, büyük gözlü yaratıklar bunların bir parçasıdır.
2003 yılında Amerikan savunma bakanlığı pentagon tarafından hava kuvvetleri ve donanma aracılığıyla deniz üzerinden kimliği belirlenememiş bir cisim keşfedildi, aynı cisim 2006 , 2007 ve 2015’de sanki yeni keşfedilmişçesine 2017’de New York Times gazetesi aracılığıyla tekrar medyaya sürüldü. Birçok haber kanalı ve diğer medya platformlarında gündem haline geldi. Acaba UFO bu sefer keşfedilmiş miydi?
2019 yılında pentagon tarafından görüntülerin tamamı kamuoyu ile paylaşıldı, gerekli açıklamanın ardından UFO meselesi tekrar rafa kaldırıldı.
Geçtiğimiz aylarda Nisan 2020’de Amerikan kaynaklı Space X adlı şirketin Starlink adlı alçak yörünge uyduları dünyanın bazı bölgelerinde UFO zannedilerek gündem konusu haline geldi.

Fermi paradoksu

Ancak Unutmayalım ki Gözlemlenebilir evrende tahmini 90 milyar ışık yılı genişliği ve 200 milyardan fazla galaksi bulunmakta. Ve bu galaksilerden her biri 100 ila 1 trilyon yıldıza ev sahipliği yapmakta.
Bu yüzden Dünya dışı yaşam arayışı birçok insanın merak konusu olmuştur. 1950’li yıllarda İtalyan asıllı ABD’li fizikçi Enrico Fermi dünya dışı yaşama dair Fermi Paradoksu adıyla bir teori ortaya atmıştır. Bu teoriye göre
Dünya dışı varlıkların var olma olasılığının gayet yüksek olduğuna dair tahminlerin varlığı ile bunu doğrulayacak herhangi bir kanıtın ya da temasın yokluğu arasındaki çelişki vardır. 13.7 milyar yıllık bir geçmişe sahip içerisinde milyarlarca galaksi, trilyonlardan fazla yıldız ve bunların 10 katı bir sayıya yakın gezegenlerin olduğu evrenimizde yaşam için Dünya'nın tipik bir gezegen örneği olduğu varsayımı da göz önüne alındığında, dünya dışı yaşamın yaygın olması kaçınılmazdır.  Bu önermeyi bir öğle yemeği sırasında tartışan fizikçi Enrico Fermi şu soruyu sormuştu: "Eğer Samanyolu dahilinde yüksek sayıda ileri dünya dışı uygarlık mevcutsa, neden uzaylılara ait uzay araçları veya sondalar gibi kanıtlara ulaşamıyoruz. Konunun daha detaylı incelendiği tartışmalar, Michael Hart'ın 1975 tarihinde yayımladığı makalesiyle başladı.
Hart'ın makalesi ile birlikte, dünya dışı yaşam hakkında bilimsel teoriler ve olası modeller üretmeye yönelik çalışmalar için büyük çaba harcanmaya başladı. Bu çalışmaların çoğundaki teorik referansı Fermi paradoksu oldu. Bu problemi doğrudan ele alan pek çok bilimsel çalışma yapıldığı gibi, problemle ilgili çeşitli soruların cevapları da astronomi, biyoloji, ekoloji ve felsefe gibi disiplinlerde arandı. Astrobiyoloji alanının ortaya çıkmasıyla birlikte, Fermi paradoksu ve dünya dışı yaşamın varlığı sorusu disiplinler arası bir yaklaşımla ele alınmaya başladı. Fermi paradoksunu, dünya dışı yaşamın var olduğuna ilişkin kanıtları bulmaya çalışarak, ya da böyle bir uygarlığın insan algısının dışında var olabileceğini savunarak çözmeyi deneyenler oldu. Bu çalışmalara karşı çıkanlar ise, zeki dünya dışı yaşamın var olmadığını ya da insanların asla temas kuramayacağı kadar nadir olduğunu savundu.
Fermi Paradoksunun "ölçek argümanı" olarak adlandırılabilecek ilk görüşün temeli esasında sayılardan oluşmakta: Galaksimizde tahmini hesaplamalarla 250 milyar gözlemleyebildiğimiz evrende ise 70 trilyon milyar yıldız bulunmakta. Bu yıldızlar etrafında dönen gezegenlerin çok küçük bir kısmında yaşam barınsa dahi sadece galaksimizde bile çok sayıda hayatı barındıran gezegenler hatta akıllı yaşam formları olması gerekir. Bu çıkarımda sıradanlık prensibi de kullanılır. Bu ilkeye göre yaşadığımız dünya, diğer gezegenlerle aynı doğa yasalarına ve etkilerine maruz kalan ve aynı sonuçların tahmin edildiği sıradan bir gezegendir. Doğruluğu tartışılmakla birlikte bu çıkarımı desteklemek için en yaygın bilinen Drake denkleminin kullanıldığı bazı varsayımsal hesaplamalar da yapılmıştır.
Fermi paradoksunun ikinci temel taşı, ölçek argümanında sorulan soruyu yanıtlar: zeki varlıkların sınırlı kaynaklarla başa çıkabilme özelliği ve yeni habitatları kolonize etmeye eğilimli olması dikkate alınırsa gelişmiş uygarlıkların yeni kaynaklar aramaya başlamaları böylece kendi gezegenlerinin bulunduğu güneş sistemlerini ardından komşu güneş sistemlerini kolonize etmeleri beklenir. Evrenin 13,7 milyar yıllık geçmişinden bu yana insanlar tarafından ne dünyada ne de keşfedilen uzayın başka bölgelerinde kolonileşmeye dair kesin ya da bu görüşü doğrulayabilir hiçbir kanıt bulunamadı. Ya zeki yaşam formları oldukça nadirdir veya bu türlerin genel davranışına ilişkin ölçek argümanı varsayımı yanlıştır.
Fermi paradoksu iki farklı şekilde sorulabilir:
Birincisi "Neden Uzaylılara veya yapmış oldukları nesnelere rastlamıyoruz? Yıldızlar arası seyahat mümkünse yavaş bir yolculuk dünyadaki mevcut teknolojiyle bile neredeyse elde edilebilir olduğuna göre tüm galaksiyi kolonize etmek tahmini 5 ila 50 milyon yıl sürecektir. Jeoloji biliminde dahi kısa olan bu zaman zarfı astronomik ölçekte daha kısadır. Evrende methu salah gibi güneşten daha yaşlı olan yıldızların mevcut olduğu ve zeki varlıkların evrenin faklı bölgelerinde ortaya çıkmış olabileceği düşünüldüğünde bu soru neden halen galaksimizin kolonileştirilmediği sorusu şeklinde düzeltilebilir. Kolonileştirme bir çeşit sömürgeleştirme olduğundan hangi teknolojik seviyede olduklarını bilmediğimiz için onlar tarafından gereksiz ya da istenmeyen bir durum olabilir fakat yine de teorik de olsa galaksinin keşfine yönelik geniş çaplı bir araştırmalarının var olması gerekir ki ne kolonileşmenin ne de keşiflere dair araştırmaların izine rastlanamamıştır. Aynı zamanda yeterince gelişmiş bir uzaylı topluluğu gözlemlenebilir evrenin oldukça büyük bir bölümünden görülebilir. Bu tarz uygarlıklar çok nadir olsa da uzaya çıkmaları muhtemel çoğu bölge dünyadan gözlemlenebilir olduğu için keşfedilmiş olmaları gerekirdi. Ancak aynı şekilde şimdiye kadar bu tarz varlıkların izine rastlanmamıştır.
Bu araştırmalardaki zorlayıcı bir konu da insan merkezci bir bakış açısına sahip olmamanın gerekmesidir. Dünya dışı zeki yaşam arayışında bulunmaya çalışılan kanıtlarla alakalı konjektür, çoğunlukla insanların yapmış ve yapmakta oldukları ya da günümüzden daha yüksek bir teknolojiye sahip olsalar ihtimalle yapacak oldukları fiilleri barındırır. Dünya dışı zeki varlıklar bu beklenen davranışları sergilemeyebilir veya insanlar için tamamen farklı bilinmeyen yeni faaliyetlerde bulunabilir.
Drake denkleminin olasılığı karşısında Nadir Dünya Hipotezi ortaya atılmıştır. Bu hipoteze göre evrenin bilinen bölgeleri kendi galaksimizdeki gezegenler de dahil kompleks hayat için elverişli değildir. Bu bölgelere ölü bölgelerde denilmekte. Galaktik merkezden uzaklaşmak mevcut bölgenin durumunu da etkiler Uzaklık arttıkça:
·       Yıldızların metalliği azalır. Metaller kayaç gezegenlerin oluşması için gereklidir.  Astronomide hidrojen ve helyum hariç geri kalan bütün elementler metaller olarak sınıflandırılır.  
·       Galaksi merkezinde bulunan kara delikten gelen X Işınları, Gama radyasyonu ve nötron yıldızlarının yakınından gelen radyasyonun yoğunluğu düşer.
·       Radyasyon, kompleks hayatın oluşumu için tehlikeli görünmektedir. Bu nedenle, nadir dünya hipotezi erken evrende, Galaktik bölgelerde yıldızsal yoğunluğun fazla olduğunu ve Süpernovaların yaygın olduğunu bu nedenle de kompleks yaşamın oluşumu için, durumun elverişsiz olduğunu söyler.
·       Gezegenlerdeki kütleçekimsel kararsızlık, yıldız yoğunluğu düştükçe artmaktadır.
·       Galaksi merkezinden uzakta olan Gezegenler, yoğunlaşma konusunda başarısız olabilirler ve büyük kayaç gezegenler oluşamaz. Bu yüzden yeteri miktarda büyük bir enerji, süpernova patlaması veya güneş rüzgarları gezegendeki bütün hayatı yok edebilir.
Bu maddelerden anladığımız kadarıyla şunları söyleyebiliriz. Galaksinin dış bölgesinden iç bölgesine yaklaşırken, hayatın meydana gelme olasılığı önce artar sonra azalır. Bu yüzden, galaktik bölge, çember şeklinde, dış ve iç sınırları arasında kalan bölgede yaşam barındırarak sınırlandırılmış olabilir.
Nadir dünya hipotezinin temel şartları şunlardır.
Doğru Galakside Doğru Yere Yerleşmek
Doğru Yıldızın Etrafında Doğru Yörüngede Dönmek
Gezegenlerin Düzgün Sıralanması
Devamlı Sabit Yörünge
Doğru Boyutlardaki Karasal Gezegen
Dünya ve ay orantısında olduğu gibi Büyük Bir Uydu
Kompleks hayat için bir ya da daha fazla etken
Canlılığın Gelişimi için Doğru Zaman
Nadir Dünya görüşünü savunan Ray Kurzweil’e göre Dünya, teknolojinin kullanılmaya başladığı tek gezegendir. Dünya benzeri başka gezegenler var olsa bile, Dünya içlerinde en gelişmişi ve ilerlemiş olanıdır çünkü diğer türlü başka kültürlerden evrenin fiziksel kapasitesine göre bir açıklama olması gerekirdi.
Aynı şekilde Drake denklemine karşı geliştirilen nadir dünya eşitliği denklemi geliştirilmiştir.
Nadir dünya savunucularına göre güneş benzeri yıldızlar etrafında küçük bir bölgenin dışında yaşam imkansızdır. Oysa geçtiğimiz 10 yılda farklı sınıftaki yıldızlar etrafında binlerce dünya benzeri gezegenler keşfedildi. Bu yüzden güncel teknoloji nadir dünya kriterlerinin önemi için yapılacak deneyleri kısıtlamaktadır.

Seti projesi

Dünya dışı yaşam arayışları ile ilgili teorilerin yanında pratik anlamda çeşitli girişimler de yaşanmaktadır. Radyo astronominin gelişmesi ile NASA tarafından Dünya dışı uygarlıkların olası yayabilecekleri radyo dalgalarını keşfetmek amacıyla SETİ projesi oluşturulmuştur. 1971 yılında başlatılan bu proje Batı Virginia’daki greenbank ve Avustralya’daki parkes dev antenleriyle galaksimiz samanyolunun da bulunduğu yakınlardaki 100 küsur galaksiyi ve milyonlarca yıldızın bulunduğu bölgeleri taramayı hedefliyordu. 2011 yılında kaynak yetersizliğinden dolayı durdurulsa da 2012’de tekrar faaliyete geçirilmiştir.  
Oysa bu proje kimi astronomlara göre bir şans oyunundan farksızdır, Dünyada bulunan en büyük ikinci radyo teleskobu Porto Rico’daki Arecibo gözlemevinde bulunmakta ve yaklaşık 305 metre çapında, bu teleskop dahi dünyadan yayılan bir sinyali 0.3 ışık yılı uzaklıktan sonra tespit edemiyor haliyle bize en yakın yıldız sistemi olan Proxima Centauri’nin 4 ışık yılı uzaklıkta olduğunu düşündüğümüzde aslında haksız da değiller. Ancak yine de parayı Las Vegas veya bize en yakın Kıbrıs kumarhanelerinde yok etmekten iyidir.
Seti projesine dair çalışmalar “http://setiathome.berkeley.edu” internet adresinde yayımlanmaktadır. İsteyen kullanıcılar bu siteye ücretsiz bir şekilde kaydolabilirler. Aynı zamanda Türkçe dil desteği da sağlayan bu sitede seti projesine katkı sağlayabilmek adına sitede yer alan programı indirebilir ve bu projenin bir parçası olabilirler. Seti projesinin diğer kullanıcılara erişim hakkı vermesinin sebebi ise Alınan çok sayıdaki sinyal verilerini birkaç bilgisayar ile belki de yüzyıllara varacak işleme süresinin yerine yeni kullanıcılar sayesinde daha kısa süre içerisinde bitirilmesi umududur.  Bu projeye dünyadan hatta ülkemizden de birçok kullanıcı dahil olmuştur, proje verilerini kullanan bu program işlem sırasında şüpheli bir sinyali saptarsa “E.T. yani dünya dışı akıllı varlık sinyali yakalamış olabilirsiniz” uyarısı ile diğer kullanıcılar bilgilendirilerek işlem kısa zamanda yürütülüyor. Eğer projede belirli oranda veri işleyebilirseniz size bir sertifika gönderiliyor. Şimdiye dek ülkemizde bu sertifikayı alan başarılı olmuş birçok gönüllü bulunmaktadır ve bunlar binlerce yıllık bir veriye kıyaslanabilecek oranda katkılar yapmışlardır.
1977 Amerikan Ohio eyalet üniversitesinin öğretim görevlilerinden biri olan Doktor Jerry Ehman üniversitenin radyo teleskobu ile seti projesi kapsamında tesadüfi olarak 15 Temmuz 1977 günü çok güçlü ve dar bantlı bir sinyal yakaladı üstelik yay takım yıldızındaki satigari bölgesinden geliyordu ve o zamana dek hiç keşfedilmemiş 10 kilohertz ve 1420 megahertz ’in üzerine de çıkabiliyordu. Tam da seti araştırmacılarının ideal sinyal aralığındaydı. Bu bölgenin yaşama uygunluk bölgesinde olması dünya dışı yaşam ümidini artırmıştı, uzun yıllar amatörler de dahil astronomlar bu sinyalin sırrını çözmeye çalışmışlardı, aşağı yukarı 2007 yılına kadar bu sinyalin ne olduğu çözülemedi. Doktor Ehman bu sinyale dair tüm verileri yayımladı, yayımlanan bu sonuçları inceleyen Antonio Paris sonuçları işlediğinde çok ilginç bir şeyle karşılaştı. Bu sinyal antenlerin çevrildiği tarihte o bölgede yer alan ve 2006 yılında keşfedilmiş 266 B Christensen adlı kuyruklu yıldızdan geliyordu. Paris bu gökcisminin yörünge tarihlerini araştırdı, yaklaşık 6,6 yılda bir tam güneş turu yapan bu cismi 2017 de 1977’deki konumuyla aynı konumda olduğu anda verdiği sinyal aralığını hesapladı ve sonuçlar 1977’de olduğu gibiydi. Wow sinyaline dair Şimdilik elimizdeki en büyük kanıt bu.
Seti projesi Her ne kadar uzaydaki uygarlıkları dinleme görevini yapıyor olsa da Drake denkleminin oluşturucusu Frank Drake, Carl Sagan ve başka astronomların katkılarıyla 16 Kasım 1974 tarihinde Arecibo radyo teleskobu ile büyük bir tören eşliğinde bize en yakın sayılan 25 bin ışık yılı uzaklıktaki M13 yıldız kümesine 2380 megahertz frekansında 210 baytlık 23 sütun ve 73 satırlık bir mesaj göndermiştir.
Arecibo adı verilen ve Dünyadan gönderilen bu mesaj m13 galaksisine tahmini olarak 25 bin yılda ulaşacağı düşünülmektedir, eğer bir şekilde mesaj oraya ulaşır ve sistemdeki uygarlıklar tarafından algılanırsa geri cevap olarak 50 bin yıl sonra onlarla iletişim kurabiliriz. Sizlere çok basit gelse de Arecibo mesajının sağlıklı bir şekilde tamamlanması milyonda bir ihtimaldir.
Seti projesinin yanında geleneksel teleskoplarla alınan veriler sayesinde güneş sistemi dışında dünya benzeri binlerce gezegen keşfedilmiştir. Öyle ki bu keşifler şimdiye dek bilinen olasılık ve hipotezlerini hatta astrofizik teorilerini de tekrar ele almamıza neden olmuştur.
19. yüzyılın ikinci çeyreğinde bilimsel tartışmaların bir konusu olan öte gezegenlerin var mı yok mu oluşu 1988 yılında 6500 ışık yılı uzaklıkta yer alan PSR B1957 adlı bir Pulsar’ın etrafında dönen Jüpiter benzeri bir gezegen keşfedilmesi ile pozitif yönde artış gösterdi. O dönemden sonra amatör astronomlar da dahil dünyanın birçok yerinde öte gezegen çalışmaları başladı. Ülkemizde 2017 yılında 212 ışık yılı uzaklıkta bir gezegen keşfedilerek adına Atatürk ismi konulmuştur.
2000li yıllara geldiğimizde dünyadaki uzay ajansları öte gezegen keşfetmek amacıyla dünya yörüngesine çeşitli uzay teleskopları göndermeye başladılar.
Siz de iyi seçilmiş bir Cassegrain tipi teleskop ile Amatör olarak öte gezegen araştırmaları yapabilirsiniz.
2009 yılında NASA tarafından gönderilen kepler uzay teleskobu dünya benzeri öte gezegenleri bulmak için tam 9 yıl uzayı didik didik inceledi 500 bini aşkın yıldızı taradı ve yaklaşık 2662 adet dış gezegen keşfetti.
2018 yılında tekrar NASA tarafından uzaya fırlatılan TESS uzay teleskobu yüzlerce dünya benzeri gezegen taradı.
ESA tarafından 2019 yılında uzaya gönderilen keops uzay teleskobunun Geçtiğimiz ay göreve başlayarak yaklaşık 500 dünya benzeri ve Neptün’den daha küçük kütleye sahip öte gezegen keşfetmesi umuluyor.
Bunun yanında 2021 yılında James Webb ve 2028 yılında ESA tarafından fırlatılması planlanan ARIEL uzay teleskopları aynı şekilde binlerce dünya benzeri kayalık öte gezegen tarayacak.
Her ne kadar keşfedilen öte gezegenlere günümüz teknolojisi ile varabilmek imkânsız olsa da gelecek için bir ön hazırlık olabilir.

Voager sondası

Dünya dışı yaşam arayışlarında teleskoplar ve radyo sinyalleri dışında güneş sisteminin sınırları ve yıldızlar arası uzayı araştırmak için 5 Eylül 1977’de Voager uzay programı NASA tarafından başlatıldı. Gönderilen uzay araçlarının içerisine dünya dışı akıllı varlıkların veya gelecekte insanların bizi keşfetmesi niyetiyle dünyadaki hayatın ve kültürlerin çeşitliliğini gösteren seçilmiş sesler ve görüntüler bulunan altın plaklar koyuldu.
Plağın içeriği Carl Sagan önderliğinde oluşturulan bir komite tarafından hazırlandı, yaklaşık 115 görüntü, çeşitli doğa ve hayvan seslerinin yanında farklı kültürlere ait müzikler, 55 dilde sesli dilek ve selamlaşma mesajları ayrıca ABD başkanı Başkan Jimmy Carter ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kurt Waldheim'im yazılı mesajları da eklendi.
Bu plakta yer alan diller içerisinde Türkçe “sabah-ı şerifleriniz hayırlı olsun” kelimesi ses kaydı şeklinde yer almaktadır.
4.51 milyar yıl yarılanma ömrü sayesinde uranyum -238 izotopuyla Ultra saflaştırılmış Alüminyum kutu içerisinde Plak, altın kaplama bakırdan yapılmıştır eğer olur da bu plağa ulaşan akıllı varlık uranyumun radyoaktif bozunmadan oluşan elementlere olan oranına bakarsa plağın yaşını belirleyebilir.
Şimdiye dek insan yapımı en uzak nesne olan voager aynı zamanda en hızlı uzay aracıdır. 2018 yılında güneş sisteminin dışına çıkması planlanıyor olsa da Uzay araçları yıldızlar arası mesafelerle kıyaslandığında çok çok küçük olduğundan uzayın derinliklerindeki uygarlıklar tarafından bulunma ihtimali de bir o kadar düşüktür, özellikle de bir süre sonra araçlar elektromagnetik ışımayı tamamen kestiğinde dünya dışı uygarlıklar tarafından bulunsa dahi Voyager-1'in en yakın yıldıza 40.000 yılda ulaşabileceği düşünüldüğünde bu çok uzak bir gelecekte olacaktır.

Pioneer sondası

Voager insanlığın şimdiye dek fiziksel olarak en uzak noktaya gönderdiği bir yapı olsa da Pioneer sondası ondan daha önce yıldızlar arası uzaya gönderilmiş bir uzay aracıdır. İçerisine insan ve güneş sistemi çizilmiş altın bir levha yerleştirilerek bir ihtimal uzayda başka uygarlıklar varsa onlara bir mesaj vermek amacıyla yerleştirilmiştir.
1969'da Pioneer ve onun kardeşi Pioneer 11 isimlerini yaşatmak için dizayn edildiler;
Astronomlar ilk defa ikisinden de bilgi toplama ve asteroit kuşağındaki ve Jüpiter’deki koşulların raporunu elde etmeyi planlıyordu.  Güneş sistemi dışında güneş enerjisinden elde edilecek elektrik enerjisi yetersiz olacağından dolayı plütonyum -238 pilleri yerleştirilmişti. Hafifti sadece 260 kilogram ağırlıktaydı.
13 Haziran 1983’te Neptün yörüngesini aşarak Kuiper kuşağına doğru yol aldı 17 Şubat 1998’de dünyadan tam 7,60 milyar kilometre uzaklıkta iken son temas olsa da 23 Ocak 2003’te son zayıf sinyalli alındı, son sinyal denemesi 2006’da yapıldı ama bir daha Pioneer’den cevap alınamadı. Şimdilik bildiğimiz bu uzay aracının Aldaberan yıldız sistemine doğru gidiyor olması.

New horizons sondası

Şimdiye dek Pioneer ve Voager’dan sonra yıldızlar arası uzaya gönderdiğimiz son uzay aracı 2006’da yine NASA tarafından Plüton’u daha ayrıntılı incelemesi için New Horizons, Türkçe karşılığı yeni ufuklar olmuştur. Yaklaşık   11 yıl 8 ay sonra Temmuz 2005’te Plüton’a 12500 kilometre ile en yakın konumda fotoğraflarını çektikten sonra 1 Kasım 2009 tarihinde Kuiper kuşağına ulaştı ve yeni rotası yıldızlar arası uzay, şu an da aracın içerisine herhangi bir plak yerleştirilmemesine rağmen Plüton’un kâşifi olan Clyde Tombaugh ’un külleri koyulmuştur. Ancak yine de içerisine bir canlıya ait kalıntı konulup yıldızlar arası uzaya gönderilen ilk uzay aracı olma özelliğini taşıyor.
Diğer Yıldızlararası görevlerdeki gibi Dünya dışındaki varlıklara yeniden mesaj göndermek için NASA çalışmalarına başlamıştır. Simgeleşmiş olan Altın Plak 2.0 sonradan gönderilecek verilerle oluşturulacak mesajın daha yüksek kapasitede ve ilk seferden daha da ayrıntılı olacağı belirtilmiştir. Günümüzün teknolojisi sayesinde yollanacak mesaj diğer mesajlardan yani plaklardan daha uzun süreli korunacaktır.

Astrobiyoloji

Uzayda yaşam arayışı yeni bir bilimin ortaya çıkmasını da sağlamıştır. Bu bilimin adı Astrobiyoloji’dir hem biyoloji hem de kimya bilimi ile koordineli çalışan bu bilim olası en uç noktalarda dahi mesela Venüs’ün kavurucu sıcaklığı veya marsın dondurucu ince atmosferi karşısında canlılığın nasıl hayatta kalabileceği gibi araştırma konularını da ele almaktadır. Son yıllarda dünyadaki deniz tabanı volkanlarında, basıncın ve karanlığın en baskın olduğu yerlerden olan dünyanın en derin yeri Mariana çukurunda, deniz seviyesinden 3 kilometre alçakta olan yeraltı mağaralarında ve Antarktika’nın en soğuk iklim şartlarında dahi yaşam izlerine rastlanmıştır. Bu da uzayda bir nebze de olsun yaşam arayışlarında bizleri ümitlendirmektedir. Dünya benzeri yaşam biçimlerinde su vazgeçilmez bir hayat kaynağıdır, güneşe en yakın gezegen olan Merkür’ün bile hiç güneş ışığı almamış kutup bölgelerinde su buzu izlerine rastlanılmaktadır.
Bu yüzden Astrobiyoloji doğal olarak, yaşamın, dünyada ortaya çıktığı gibi, Güneş Sistemi’miz içinde veya dışında bulunan başka gezegenlerde de ortaya çıkmış olabileceği kabulünü içermektedir. Başka gezegenlerdeki yaşamın önemi hakkında kuramsal tahminlerde bulunabilmek ve Dünya’nınkinden çok farklı olabilecek biyosferleri tanımlayabilmek ve ayırt edebilmek amacıyla, aynı zamanda fizikten, kimyadan, astronomiden, moleküler biyolojiden, ekolojiden, gezegen bilimden ve yerbilimden faydalanır. Daha çok bilimsel verilerin yorumlanmasına, yani evrenin diğer ortamları hakkında diğer bilimlerce ortaya koyulmuş ayrıntılı ve güvenilir verilerin yorumlanmasına odaklanır ve öncelikle, mevcut bilimsel kuramlarla çelişmeyen varsayımlarla ilgilenir.
Astrobiyoloji bulunduğumuz yüzyılda önemli bir çalışma alanı haline geldi. Mayıs 2001 yılında Aurora programıyla İtalya’da ilk uygulama ortaya koyulmuştur. Aynı şekilde NASA tarafından kurulan Astrobiyoloji enstitüsü bu alanda çalışmalarına devam etmektedir. Ayrıca Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, İngiltere ve İrlanda da akademik seviyede çalışmalar yapılmaktadır.  

Güneş sisteminde yaşama dair izler.

Geçtiğimiz 50 yılda güneş sisteminde düşük seviyede de olsa gelecek açısından hayata elverişlilik ihtimali taşıyan birçok gezegen keşfedildi. Bazılarının yapısında o kadar çok su var ki dünyadaki tüm su kütlesinin neredeyse iki katı.
Güneş’e en yakın gezegen olan Merkür kütle açısından en küçük kayalık ana gezegendir. Messenger uzay aracı 2011 yılında Merkür yörüngesine giren ilk uzay aracı oldu. Dünya'dan doğrudan gelen bir uzay aracının Güneş'in çekim etkisinden kurtulup Merkür'ün yörüngesine girmek gerçekten çok zahmetli bir iştir. Jüpiter veya Satürn’e göndermekten çok daha zor.
1970’li yıllarda Mariner uzay aracı Merkür’ün yakınlarından tam üç kez geçti, fakat tam olarak görüntüleyemedi. 
MESSENGER, bir kez Dünya'nın, iki kez Venüs'ün ve üç kez Merkür'ün yakınlarından geçip bilgi topladı. 18 Mart 2011 günü Merkür yörüngesine giren uzay aracının aletleri 24 Mart günü tekrar çalıştırıldı, ilk fotoğraflar ise 29 Mart günü ulaştı. Bilimsel veri toplanmaya ise 4 Nisan günü başlandı. MESSENGER Uzay Sondası 30 Nisan 2015'te Merkür'ün yüzeyine çakıldı.
Bu zaman zarfında Merkür’de şimdiye dek bilinmeyen birçok keşif yapıldı. Ölü zannettiğimiz gezegende güneş sisteminin en genç havzası olan, Meteor ve kuyruklu yıldız çarpışmaları ile şekillenmiş Caloris Havzasının kenarlarında volkanik faaliyetlerle oluşmuş deliklere de rastlandı. Şimdiye dek Merkür çekirdeğinin soğuduğunu tahmin ediyorduk ancak öğrendik ki bu gezegen halen aktif ve dolayısıyla bir manyetosfere sahip.
Merkür diğer gezegenlerin aksine pürüzlü bir yüzeye sahip ve bu yüzden güneş ışığının ulaşmadığı bazı bölgeleri -223 dereceye kadar düşmektedir. Suyun olduğu en son gezegen olarak tahmin edilen bu gezegende büyük bir mucize ile karşılaştık. Dönme ekseninin sıfır olduğu kutupların hiç güneş görmeyen gölgelerinde su buzu izlerine rastlandı. 1991 yılında Porto Riko’daki Arecibo Radyo Teleskopu ve Kaliforniya’da yer alan devasa Goldstone Anteni Merkür kutuplarında hiç beklenmedik bir şekilde buz yansımasını andıran olağan dışı parlak radar yansımaları tespit etmişti. Messenger uzay aracı da kutup bölgelerinin hiç güneş ışığı almayan bölgelerinde üç farklı yöntemle -173 santigrat derece sıcaklığındaki kraterleri ve karanlık diplerini görüntüleyerek bu kısımlarda su buzu olduğunu doğruladı. Buz bulunan bölgelerin 50 santimetreden daha derin olduğu tespit edildi. Kimi araştırmacılara göre bu buz gizemli bir organik malzemeyle kaplanmış olabilir. Tahmini olarak bu gezegende 100 milyar ile 1 trilyon ton su olabileceği düşünülüyor. Ancak Merkür’ün bu durumu hayatın oluşabilmesi için tek başına yeterli değil.
Merkür de insanlı bir gelecek nasıl oluşturulabilir. Acaba hikayelerde geçen güneş ülkesi hayali burada gerçekleştirilebilir mi? bu meçhul.
Merkür’ün yanında dünyaya en yakın gezegen ve onun kötü ikizi olan Venüs birçok astronoma göre bir zamanlar yüzeyinde canlıların yaşayabileceği sıcaklıktaydı ve sığ sulara sahipti. Fakat nedeni tam olarak bilinmeyen felaketlerden dolayı zamanla güneş sisteminin en sıcak gezegeni haline gelmiştir. Atmosferde meydana gelen sera etkisi yüzünden sıcaklık tüm bölgelerde 450 santigrat dereceye kadar yükselmektedir. 1970’li ve 80’li yıllarda Venera programı dışında Venüs’e yapılan tüm girişimler başarısız oldu.  Yine de insanlı bir gelecek için uygun bir yer olduğunu düşünen astronomlar da var.
Venüs’ten sonra dünyaya en yakın gezegen olan Marsa şimdiye dek birçok insansız uzay araçları gönderildi. Yüzeyi dünyaya en çok benzeyen gezegenin kütlesi dünyanın yaklaşık %11’i kadar olsa da ekvatorda sıcaklık gündüz ortalama 20 dereceye kadar ısınıyor. Bir günü yaklaşık 24 saat 40 dakika ve yılda 4 mevsim yaşanıyor. 2008 yılında Mars keşif aracı MRO tarafından yaz mevsiminde bazı yamaçlarda çamur kıvamında sıvı keşfedilmiştir. Günümüzde Güneş sisteminde şimdiye dek dünya dışında yüzeyde sıvı barındıran üçüncü gezegen olmuştur.
Bir zamanlar yüzeyde sıvı su okyanuslarının olduğu düşünülen marsta basit yaşamın var olabileceği tahmin ediliyordu. Teoriye göre 4 milyar yıl önce Plüton büyüklüğünde bir gezegenle çarpıştı ve kaderi baştan sona değişti. Manto tabakası hasar alarak soğudu, yavaş yavaş manyetosferini kaybederek yüzeyindeki sıvı suyun tamamı uzaya savruldu. Zamanla çorak bir gezegen haline geldi. Ayrıca sürekli kutup değişikliklerinden dolayı, kimi astronomlara göre 120 bin yılda bir olan bu olay marsı çorak ve ıssız bir gezegen haline getirdi. Kalın atmosfer günümüzde çok çok ince bir tabaka haline geldiğinden dolayı ısı eşit bir şekilde yayılmaz, Geceleri sıcaklık -150 dereceye kadar düşer. Eğer Mars yüzeyinde dursaydınız ayaklarınızda hissedilen sıcaklık 20 başınızda hissedilen sıcaklık ise 0 santigrat derece olurdu. 
Marstan sonra ikinci durağımız Europa, Jüpiter’in uydusu olan bu gezegende 2016 ve 2017 de yapılan araştırmalarda buzdan yüzeyinin altında yüzlerce kilometrelik tuzlu su okyanuslarının varlığı biliniyor. NASA ve ESA gelecekte bu gezegenin yüzeyini eritip sıvı suya ulaşabilecek uzay araçları üzerinde çalışmaktadır.
Yüzeyinin altında sıvı su bulunduran diğer gezegenlerden biri de Satürn’ün uydusu Endülüs’tür. Yaklaşık 500 km’lik çapa sahip bu gezegende dünyadan daha fazla su miktarı olduğu düşünülüyor. 2005 yılında Endülüs yakınlarından geçen Cassini uzay aracı yüzeyinden uzaya su buharı ve organik moleküller püskürten yüzlerce gayzer keşfetti. Tahminlere göre buzlu yüzeyin altıda yaklaşık 10 kilometrelik bir sıvı su okyanusunun olduğu düşünülüyor.
Buzlu uydulardan sonra güneş sisteminin cüce gezegenlerinden biri olan Plüton’da dünyanın yüzeylerinde bulunan su miktarının iki katı su olabileceği tahmin edilmektedir. Ayrıca bu tarz cüce gezegenlerin kütlesi yeteri miktarda kütleye sahip olmadığından ağır maddeler merkeze hafif maddeler yüzeye çıkamamıştır. Dolayısıyla yüzeyde bol miktarda karbon ve amonyak gibi organik moleküllere rastlamak mümkün.
Güneş sisteminde yüzeyde sıvı barındıran ikinci gezegen Satürn’ün uydusu titandır. Ancak bu sıvı su değil düşük sıcaklıktan dolayı sıvılaşan metandır. 2026 yılında NASA tarafından yüzeyi daha net araştırmak için COBOTS programı kapsamında robotların gönderilmesi planlanıyor.
Bunların yanında güneş sisteminde birçok gezegende organik bileşik ve suyun varlığı keşfedilmiştir. İleriki zamanlarda kanalımızda daha detaylı inceleyeceğiz. Fakat daha önce de bahsettiğimiz gibi bu faktörler tek başında yeterli değil.

Gezegen bilimi ve dünyalaştırma çalışmaları

Gezegen bilimi, gezegen coğrafyası, mühendisliği geleceğin gözde meslekleri olarak görülebilir. Dünyada yaşanan olumsuz gelişmeler. Örneğin kaynakların yetersizliği, artan nüfus, çevresel felaket, küresel ısınma gibi etmenler yüzünden insanlık gözlerini uzaya dikmiş durumda. Uzay madenciliği ve diğer gezegenlerde yaşama umutları, Venüs, Ay, Mars Hatta Satürn gibi birçok gezegenlerin dünyalaştırma fikrini doğuruyor.
1969’da Wernher Von Braun aslında Satürn V roketini marsa gidebilecek şekilde tasarlamıştı, ikinci dünya savaşından beri hayalinde marsa insanlı yolculuk vardı. Fakat dönemin siyasi, sosyal ve teknolojik şartları itibari ile Ay programında kullanıldı. Von Braun hayatı boyunca NASA’nın Mars konusunda bir program başlatmasını önerse de yaşadığı dönemde bu mümkün olmadı. Yine de Aya yolculuk büyük bir uzay yarışını başlattı, şimdiye dek bilinen birçok gezegene insansız uzay araçları gönderildi. Uzaya bakış açımız değişti.
Birçok gezegeni dünyalaştırma fikirleri doğdu, başta Venüs Mars ve Ay olmak üzere birçok gezegeni yaşanabilir hale getirmek istiyoruz. Bu konuda bize en makul gezegen başta Mars geliyor olsa da diğer gezegenleri de biraz inceleyelim.
Kütle ve hacim bakımından dünyaya en yakın gezegen olan Venüs,  atmosferindeki sera gazı etkisi yüzünden yüzeyi dünyadan 100 kat daha fazla basınçla ortalama 450 santigrat dereceyle adeta düdüklü tencere gibi kaynıyor, üstelik bu sıcaklık rüzgarlar yüzünden gece ve gündüz tüm bölgelerde hissediliyor, fakat atmosferin üst kısımlarında en azından su buharı ve oksijene ulaşmak mümkün, bu sayede ilk etapta zeplinler sayesinde Venüs atmosferinde detaylı incelemeler neticesinde atmosferdeki sera etkisini zamanla tersine çevirmek hedefleniyor, ayrıca 1980’li yıllarda gündeme gelen bu projede Venüs yörüngesinde insanlı bir şehir kurulabilir. Eğer bu proje uygulanmaya başlarsa günümüz imkanlarıyla Venüs’ün dünyalaştırması binlerce yıl sürebilir. O yüzden Yakın gelecekte Venüs’ün dünyalaştırma programı çok ütopik görünüyor. Çünkü Venüs’ün tam olarak dünyalaştırılması için
450 °C yüzey sıcaklığının azaltılması
91 ATM’lik yüzey basıncının düşürülmesi, karbon dioksit ve kükürt dioksitin atmosferden, kaldırılması ya da dönüştürülmesi ve oksijen ilave edilmesi, bu, kombinasyon halinde, çeşitli yöntemlerle yapılabilir.
Astronom Paul Birch’e göre Venüs atmosferine hidrojen taşınmasıyla bir reaksiyon oluşturularak karbon ve su minerali üretilebilir.
Venüs'e daha kısa bir gündüz-gece ışık döngüsü oluşturulması gerekir, güneş etrafında kütleçekimsel kenetlenme ile döndüğünden bir Venüs günü yaklaşık 243 dünya gününe eşittir. Bu yavaş dönme hızı yüzünden bitkiler ve canlılar olumsuz bir şekilde etkilenebilirler. Bazı astronomlara göre eğer Venüs yörüngesine bazı asteroidler taşınabilirse dönme hızı arttırılabilir. Yörüngeye yerleştirilen uzay aynaları ile gölgelik bölgeler aydınlatılabilir. Yine de en büyük sorun, Venüs’ün güneş rüzgarlarından kendisini koruyabilecek yeterlilikte manyetosfere sahip olmaması.
Venüs’ten sonra bize en yakın gezegen olan Mars astronomların yanında birçok insanın da hayalini süslüyor, kütlesi ve hacmi dışında dünyaya en çok benzeyen gezegendir.  Modern teorisyenlere göre güneş sisteminin yaşanabilir bölgesinin dış kısmında bulunan Mars, en etkili dünyalaştırma adayı olacaktır. Atmosferi ve toprağı sülfür, nitrojen, hidrojen, oksijen, fosfor ve karbon dahil birçok önemli temel elementleri içermektedir. Öyle ki kutuplarda tüm gezegeni kaplayabilecek miktarda su olduğu düşünülmektedir. Dünyanın %38’i kadar bir yerçekimine sahip olan marsta atmosfer çok çok ince ve manyetosferi de güneşin radyoaktif parçacıklardan korunmak için yetersiz. Fakat yine de Haziran 2012'de duyurusu yapılan Mars'a birkaç aşamadan oluşan insan kolonisi kurma planı yapılmıştır. Bu konuda NASA, ESA, ROSCOSMOS, Space X gibi birçok şirket çalışmalarını sürdürmektedir. Space X önderliğinde 2024 yılına kadar keşif uydusu ve 2027 yılında kalıcı yerleşim kurmak için 4 astronot gönderilmesi planlanmaktadır. Daha sonra da her 2 yılda bir, 4 kişiden oluşan grupların Mars'a gönderilmesi planlanmaktadır.
Marsa gidecek uzay araçlarını ünlü iş adamı Elon Musk’ın şirketi olan Space X tasarlamaktadır. Bu proje kapsamında 2027 ve 2030’dan sonra kısa aralıklarla geri dönüşümlü yaklaşık 41 tonluk ağırlığı taşıyabilen uzay araçları üzerinde çalışmaktadır.
Elon Musk’ın Mars girişimini eleştiren Amazon adlı şirketin kurucusu Jeff Bezos’a göre Ay dünyalaştırma açısından daha uygun, Bezos’ un Blue Orijin adlı uzay şirketi gelecekte Ayda olası bir üs kurmayı planlıyor, ayrıca Rusya Uzay Ajansı olan ROSCOSMOS da Ay’a kalıcı üs kurmak amacıyla yakın gelecekte yüzeye uzay gemileri göndermeyi hedeflemekte.
Dünyalaştırma konusunda bir diğer alternatifimiz ise en büyük asteroid olan Ceres. Gelecekte uzay madenciliği amacıyla bu gezegende çeşitli üsler kurulabilir. Son yıllarda keşfedilen asteroidlerin bazılarında dünyadaki nadir elementlerin bol bulunduğu tahmin edilmektedir. Bilim insanlarına göre tek bir asteroidde binlerce ton altın, platin ve paladyum bulunabilir.  Böylelikle sınırlı olan kaynaklarımız uzay madenciliği sayesinde telafi edilebilir.
Karasal gezegenlerin dışında gaz devi olan Satürn’ün de dünyalaştırılması fikri ortaya atılmıştır. Varsayıma göre Satürn atmosferinin en üst katmanı yüzeye batmayacak elementlerle kaplanabilir ve insanların yaşayabileceği bir ortam haline gelebilir, bu çok çok ütopik bir hayal, bu hayalin yanında sizlere kendi varsayımımı da paylaşabilirim. Bilim adamlarına göre Yaklaşık yüz milyon yıl sonra Satürn, zayıf manyetosferi yüzünden tüm atmosferini kaybedecek. Geriye kalan katı yüzeyi insanlar için yaşanılabilir hale getirilebilir tabi o zamanı insanlar görebilirse. Satürn’ün bu ütopik dünyalaştırması yanında uyduları Endülüs ve Titan zamanla yaşama elverişli hale getirilebilir veya uzay madenciliğinin bir parçası olabilir. Bu Jüpiter uyduları Europa, Calisto ve hacmi Merkür’den büyük olan Ganiymede için de geçerli.
Yıldızlar arası yolculuklar için çok çok uzak bir gelecekte Neptün uydusu Triton, Cüce Gezegen Plüton ve Eris Üs olarak da kullanılabilir. Hatta güneşe 140 milyar kilometre ötedeki Sedna da buna dahil.  
Dünya dışı yaşam arayışlarında her türlü olumsuzları günümüzde yaşıyor olsak da şurası gerçek ki uzay ile ilişkimiz kaçınılmaz.

Sonuç:

Şimdiye dek hazırlamış olduğumuz bu içeriğimizi Varsayımlar ve Gerçek dışı olaylardan başlayarak bilimsel bir anlayışla devam ettirerek gelecekteki insanlı uzay çalışmalarını sizlere sunduk. Şimdilik sivil açıdan UFO türü “görsel” iddialı olayları temel alan her türlü haber kaynağı, SETI projesindeki verilerinden, teleskoplardan veya diğer uzay araçlarından   olumlu bir sonuç alınmadığı müddetçe boş bir bekleyiş olacaktır UFO’ya dair ağızdan ağıza dolaşan söylentileri, astroloji ve türevleri gibi bugüne dek geliştirilmiş ve keşfedilen temel doğa kanunlarının yani matematiğin fiziğin ve diğer bilimlerde bulunmayan bilimdışı vakalar maalesef abartıdan öteye gitmemektedir.
UFO araştırmalarının çoğu kuşkusuz elle tutulan bilimsel verilerin yetersiz kaldığı kanıtsız veya Fatima olayı hariç birkaç kişinin dışına çıkmayan tanıklıkların oluştuğu bir durumdur. Birçok komplo teorilerinde kullanılan malzemelerde olduğu gibi devletlerin istihbarat birimleri ve gizlilik politikaları buna alet edilmeye çalışılmıştır. Çünkü ABD’de yaşanan olayların tıpatıp benzeri birçok ülkede de yaşanmıştır. Buna ülkemizden de birçok örnek vermek mümkün. Ağrı dağı UFO olayı, 2006 da tam güneş tutulması sırasında Antalya’da kimliği belirlenememiş cisimlerin gözlemlenmesi gibi, hatta öyle ki bazı dindar şahsiyetler UFO’ların aslında dünyada yaşayan başka bir akıllı yaşam formuna ait ruhsal varlık olan cinler olduğunu iddia etmektedir. Biraz konudan sapacağız ama Kayıp kıta mu veya Atlantis olaylarında da UFO’ların bir türevi olan U.E.O yani dünyada yaşayan zeki ileri gelişmiş medeniyetlerin olduğuna inanılmaktadır. Bunlar çeşitli görüşlerle arttırılabilir.
Ancak Gerek UFO olayları gerek Olası dünya dışı uygarlık varsayımları ve büyük bir merakın meyvesi olan SETİ ve öte gezegen araştırmaları, teknolojinin gelişmesi ile birlikte çeşitli nedenlerle dünya dışı insanlı yaşam fikirleri gösteriyor ki gelecekte Uzay çalışmaları bizler için elzemdir. Bu konuda ülkemiz ve bizimle birlikte gelişen ülkelerin büyük bir devlet haline gelebilmesi için bu yeniliğe ayak uydurmamız şart.
Turkonaut ekibi olarak bilimkurgu çalışmalarınız için sizlere bir öneri, eğer başka gezegenlerde yaşayan uygarlıklar varsa
Bu uygarlıkların bulundukları konum belki 3 yıldızlı sistemin parçası belki 2 gezegenli ya da Jüpiter benzeri bir gezegenin uydusudur, burada yaşayan uygarlıkların tarihleri ve kültürleri nasıl olurdu, dinleri ve mitolojilerini nasıl şekillendirirdi veya takvimlerinde 3 güneşten hangi güneşi ya da gezegeni esas alırlardı. Belki de 12 hayvanlı takvim varsaydığımız bu sistemlerin bazılarında daha kullanışlı olabilirdi, Rekinrözzz Topluluğu adlı kısa hikayemde kendi görüşlerimi sundum Yorum sizin.
Bunun yanında UFO ile ilgili şimdiye dek beğendiğim en iyi film Xman Darkphonex filmidir
Videomu izlediğiniz için sizlere teşekkür ediyoruz, eğer bu tarz videolarım yeteri miktarda izleyiciye ulaşırsa her ay bir belgesel hazırlamayı düşünüyorum yorumlarda belirterek bizi bilgilendirebilirsiniz. Ayrıca diğer videolarımı kaçırmamak için kanalımı takip etmeyi unutmayın. Bir sonraki içerikte görüşmek üzere. Ben Turkonaut selamlar.

Kaynaklar

.
·       www.vikipedia.com



fgfgf


Yorum Gönderme

0 Yorumlar